SON DAKİKA

Haberertesi

MEHMET ALİ ÇELEBİ ANLATIYOR

MEHMET ALİ ÇELEBİ ANLATIYOR
Bu haber 26 Eylül 2016 - 19:20 'de eklendi ve 461 views kez görüntülendi.

ODATV’DEN NURZEN AMURAN’A KONUŞAN CHP PARTİ MECLİS ÜYESİ TEĞMEN MEHMET ALİ ÇELEBİ DÜNÜ ANLATIRKEN YARINA DA IŞIK TUTUYOR
İşte o söyleşi:
“Asker kışlaya, hoca camiye, bilim okullara”
Nurzen Amuran: Rahmetli Hocam Anayasa Hukuku Profesörü Bülent Nuri Esen yaşasaydı, öğrencisi olsaydınız size sadece not vermez savunmanızla birlikte diplomanızı verirdi. Bugün gelinen süreçte, o savunma yeni bir iddianamenin temelini oluşturacağı için bazı bölümlerin bugünkü yorumunu sizinle konuşalım istiyorum. Çünkü o savunma karanlık bir dönemin önemli bir belgesidir. Ayrıca bana göre edebiyatın felsefenin hukukun paylaşacağı doğaçlama kaleme alınmış bir eseridir. Daha sonra da siyaseti konuşalım:

Dava sırasında savunmanıza başlarken “….İDDİANAMEYLE MÜCADELE kapsamında karşınızdayım.” demiştiniz. Bu dava “miladı başlattı” dersek daha doğru olmaz mı?

Teğmen Mehmet Ali Çelebi: Bir milat var doğru ama birden ortaya çıkan bir milat değil, gerisinde uzun bir tarih var. Burada o tarihe girmeyeceğim. Sadece “içeride yaşanan” ihanet süreçleriyle ilgili büyük bir resim var, ona dikkat kesilmek lazım. O resmin bir dışarısı var. İçerisi ile dışarısını buluşturmadan miladı anlayamayız. Bu bakımdan büyük resmi hem emperyal planlar açısından (politik, ekonomik planlar) hem de Cumhuriyet-karşıtı (karşı-devrimci) yapılar açısından ele almak lazım. Güçlü bir TSK’yı bölgedeki emperyal emellerine (BOP) engel görenlerle, TSK’yı cumhuriyet karşıtı emellerine engel görenler ittifak kurmuştur. İlhan Selçuk’un, Türkan Saylan’ın ve nice aydın ile gazetecinin alınması da yine Cumhuriyetçi geleneğe, Anadolu Aydınlanmasına sahip çıkmakla, Siyasal İslam karşısında ödünsüz muhalif olmakla ilgilidir. Olayın kısa özeti budur.

NECDET ÖZEL’İN SÖYLEDİKLERİNİN CİDDİYE ALINACAK TARAFI YOK

Tüm kumpas davaları da içerideki ve dışarıdaki bu yapıların birlikte hareket etmesiyle kurgulanmış ve sürdürülmüştür. Bunu daha ilk tutuklanan muvazzaf subay olarak 2008 yılında görmüş ve hapishaneyi denetlemeye gelen Tümgeneral’e: “Komutanlarımıza iletin, bu saldırı TSK’yadır!” demiştim. Şimdilerde Necdet Özel ve türevlerinin tehlikenin farkında olmadıklarını söylemelerinin ciddiye alınacak hiçbir tarafı yok. Arşiv ve tarih affetmez. Bir Teğmen’in gördüğünü Genelkurmay Başkanları mı göremedi?! Görmek işlerine gelmedi, işin esası budur. Hepsi sorumludur. Biz ise tehlikeyi gördük ve buna karşı canımız pahasına mevzilendik (Sözlü ve yazılı olarak tüm uyarılarımızı TSK’ya ilettik. Mahkemelerde yaptığımız savunmalar da ortada). Hasdal’da yatarken tüm bu ihanet süreçlerini vatan nöbeti ve görevi olarak görmemiz de bundandır. Bu ülkeye aşkla bağlı, milli bilinç sahibi ve başarılı insanlarız. Hedef alınmamız boşuna değildi, TSK’daki milli ve antiemperyalist Cumhuriyetçi duruşu tasfiye amaçlı olarak parlak subaylara kumpas kurdular. 2011’te bitmeyen nefretleriyle kamuoyunca infial yaratmış Sehven Hadisesi’ne rağmen beni bir oyun CD’siyle! 2. kez tutukladıklarında bir görüntü var, hiç unutmuyorum. Sonradan izleyebildim. Annem aynen şöyle diyor: “Benim oğlumun bir suçu günahı yok, benim oğlum vatan görevine gitti.” Bizi böyle analar yetiştirdi, bu topraklar gibi kokan ve bu vatana her şeyiyle bağlı evlatlar olarak yetiştirdi. O gün beni 16 yıla mahkum edenler arasında olan hakim görünümlü bir celladın, Sedat Sami Haşıloğlu’nun, ki şimdi kaçaktır, FETÖ’nün bölge imamı olduğu ortaya çıktı; bunlar yaşadıkları topraklara ve bu ülkenin kutsal değerlerine ihanet etmiş insanlardır. Ergenekon Davası da, ta o günlerden beri söylediğim gibi Kemalist Devrimleri hedef tahtasına oturtmuş, cumhuriyet ve vatan üzerindeki emperyal bir operasyondu. Bu ülkeyi kurtaran ve cumhuriyeti kuran anti-emperyalist felsefeye duyulan nefretin ifadesiydi. 15 Temmuz’da vatan hainliği yapan teröristler Meclisi bombalarken, aynı teröristler Silivri’de hukuku bombalamıştır. Bugün açıklıkla ortaya çıktı ki, bizleri yargılayanların tamamı FETÖ’cü çıktı ve içerideler. Şimdi aldatıldığını söyleyen iktidar da tüm gücüyle bu operasyonları, kumpas süreçlerini desteklemiştir, o gün etle tırnak gibi olanları ne unutuyor ne de affediyoruz. Bizler aldatılmadık, hiçbir zaman aldanmadık, üstüne üstlük söylediklerimiz bire bir çıktı. Onlara Zırhlı Mercedesler tahsis edilirken biz de varımızla yoğumuzla bu hukukçu kılıklı teröristlerle mücadele ettik. Bu teröristlerin hepsi şu an ya tutuklanmıştır ya da kaçmıştır. “İddianameyle mücadele kapsamında” sözü buradan doğmuştur. Arka planında terörle mücadele eden subayların terörist olarak birliklerinden gözaltına alınması, tahliye edildiklerinde bile vatan bilincinden ödün vermeksizin terörle mücadeleye gitmeleri yatmaktadır. Ve bu mücadele bugün artık adı açıkça telaffuz edilen “teröristlere” karşı verilmiştir. Bugün şöyle denmeli o halde: “Bizler İddianameci teröristlerle mücadele kapsamında vatani görevimizi ifa ettik. Bizi hiçten alıp bugünlere getiren Türk Milletine sarsılmaz sadakatimizi gösterdik.”

BUGÜN DEMOKRASİ YOKSUNLUĞUNUN ANA KAYNAĞI SİYASET KURUMUDUR. TSK DEĞİL

Savunmada şöyle diyorsunuz: “Mensubu olduğum Türk Ordusu devşirme bir ordu değildir. Sermayenin, iktidarın ordusu değildir. Türk Ordusu, Türkiye Cumhuriyetinin ve onu kuran halkın ordusudur.” Ama hala Türk ordusunu vesayetçi söylemlerle bir tehlike görüp “siyasetin dışına atıyoruz” bahanesiyle siyasetin tercihlerine bırakmak isteyenler var. Üstelik geçirdiği travmanın ardından terörle mücadele ederken… Yanıtınız.

Benim son zamanlarda asker kışlaya, hoca camiye, bilim okullara şeklinde ifade ettiğim bir söylemim var. Laiklikten anladığımız şey bu. Cumhuriyetin kurmak istediği düzen de buydu: fikri hür vicdanı hür irfanı hür nesillerden oluşan bir toplum. Özgür bireylerden oluşan bağımsız, hür bir toplum. Şu an iktidar nezdindeki tek mesele kindar ve dindar nesil yetiştirmektir. Cemaatler kamuda cirit atmakta, bilim adına ne varsa eğitim sisteminden sürülmektedir. Devleti cemaatlerin savaş alanına çevirmeleri de dahil olmak üzere hepsi kafalarının arkasındaki bir planla ilgilidir. Ve bu planın toplumun ve devletin bütüncül olarak bir demokrasi rotasına sokulmasıyla bir ilgisi yoktur.

TSK’nın demokratik nizama uygunluk yönünde değiştirilmesi, geliştirilmesi (hantal yapıdan kurtarılarak çağdaş, hızlı ve etkili bir savaş düzeneği haline getirilmesi) hepimizin isteği ama çok açıkça görüyoruz ki mesele TSK’nın demokratik nizama uygunluğu meselesi değildir. Hiçbir KHK için muhalefetin görüşü alınmamış, meseleler tartışmaya dahi açılmadan yangından mal kaçırırcasına TSK’ya neşter vurulmuştur. Belli ki bu planlar çok önceden hazırdı ve kademe kademe uygulanacaktı. Fırsat bu fırsat diyerek hepsini birden olağanüstü hal içinde uygulamaya başladılar. Asıl mesele ise cumhuriyet-karşıtı politik odaklara uygun ya da en azından sessiz/pasif bir TSK oluşturmaktır. Amaç TSK’nın demokrasiye tabi hale getirilmesi olsaydı, siyasetin (başta iktidarın) ve elbette toplumun demokratikleşmesi için çeşitli adımlar hızla atılırdı. Bugün demokrasi yoksunluğunun ana kaynağı siyaset kurumudur, TSK değil. Yenikapı Ruhu sözde bir ruhtur, somut uygulamalarda bu ruhtan eser yoktur. Beklenen demokratik adımların da doğal olarak bilim ve akla, çağdaş hukuki ve demokratik modellere uygun olması beklenirdi ama bunların hiçbiri yapılmıyor. YÖK’ün yerli yerinde durduğu ve daha da güçlendirildiği bir ülkede TSK’nın demokrasinin önündeki ana engel olduğunu söylemek gülünçtür. Sayısız demokrasi-dışı yapı sayılabilir burada, bunlar demokrasiye uygun hale getirilmediği gibi ekonomik ve kültürel bakımdan AKP tarafından el üstünde tutuluyor. Kısacası topluma Siyasal İslamcılık daha da pompalanmakta, çağdaşlık ve mantık dışı uygulamalara gidilmekte, Cumhuriyetin kurucu felsefesine ve laikliğe saldırılar şiddetlenmektedir. Gelişme ve büyüme imkanı arayan sivil toplum, kılcal damarlarına kadar baltalanmaktadır. Eğitimin, seçim sisteminin, üniversitelerin, sanatın, hukukun, dış politikanın ve medyanın bu denli demokrasi-dışı (ve sulh karşıtı) bir sahaya yerleştiği bir ülkede TSK’nın siyasetin dışına atılma görüntüsü altında etkisizleştirilmesi işin sadece kılıfıdır. Söylemlere değil somut gerçeklere bakmak lazım. Yani onlar için bütün olay, TSK’yı cumhuriyetin ve halkın ordusu olmaktan bütünüyle çıkarmak, sermayenin ve iktidarın ordusu yapmaktır.

Her şey için tek bir adamın iki dudağına bakılan bir ülkede mesele TSK’nın vesayeti değildir artık. Liberallerin yıllardır zihinleri zehirleyen ve iktidarı tahkim ederek muhalefeti etkisizleştiren bu içi boş söylemleri terk edilmeli, bu aydınların ihanet gemisine artık binilmemelidir. Şu an Türkiye’de tek vesayet vardır, o da Cumhuriyeti ve Laikliği sindirememiş, halkın üzerine çöreklenerek onu ekonomik bakımdan iliklerine kadar sömüren, felaket bir dış politika izleyen, hukuku yok sayan ve din-temelli bir siyaset izleyerek içeride insanları birbirine düşman eden, doğaya da karşı olan “iktidar vesayeti”. Bu iktidar vesayetiyle hedeflenen de Cumhuriyet-karşıtı yeni bir paradigma üretmek, toplumsal ve ekonomik düzeni bu paradigmaya göre yeniden düzenlemektir.

Ben yeniden savunmanıza dönüyorum. Savunmanızdaki ilginç bölümleri aktarmaya devam ediyorum:

“15 Mayıs 1919′da İzmir’i hiç direnmeden Yunanlılara teslim eden, bir Yunan teğmeninden tokat yiyen, elinde ucuna beyaz mendil bağlanmış bir sopa ile kışladan çıkıp esir kafilesinin başında yürümekten utanmayan Ali Nadir Paşaların ve türevlerinin değil, direnen, savaşan Mustafa Kemallerin emrindeyim.” demiştiniz. Bugün darbe girişiminden sonra Yunanistan’a ABD’ye başka ülkelere kaçanlarla sizin savunmada adını andığınız Ali Nadir Paşa ve türevleri arasında ne fark var?

Bizim aramızdan yurt dışında olduğu halde bile gelip yargıya kendiliğinden teslim olan onlarca subay vardı. Biz kaçmadık. Bizim hiç boynumuz bükük olmadı, alnımız açık, bedenimiz dimdikti. Mahkemede soruyorlardı, nasılsın diyorlardı, hep aynı yanıtı veriyordum: “Kılıç gibi.” Bizi giyotinleriyle yok etmek istediler ama zekamızı, aklımızı, onurumuzu ve vatana aşkımızı kılıcımız yaptık ve direndik.Aslanlar gibi teslim olduk, aslanlar gibi mahkeme meydanlarında çarpıştık ve aslanlar gibi çıktık. Haklı olmanın verdiği güç ile sonuna kadar gittik, birçok değerimizi bu uğurda kaybettik ama vatan sağolsun dedik. Ali Tatar’ların, Cem Aziz Çakmak’ların, Murat Özenalp’lerin, Türkan Saylan’ların, İlhan Selçuk’ların, Kuddusi Okkır’ların ve nicelerinin değerlerini yüreğimizde ve aklımızda taşıyoruz. Ölene kadar bizimle olacaklar ve bu diyarların üzerinde gezmeye devam edecekler. Hiç kuşku yok ki bugün kendi halkını, gazi Meclis’i kurşunlayanlar Ali Nadir Paşaların ve türevlerinin takipçileridir. Anadolu’da kurtuluş mücadelesi verilirken İngilizlerle yan yana duran saray ahalisi de farksızdı. Tarih boyu kendi halkını satanların ortak özelliğidir: kendi rahatları ve çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmezler. Onur ve direniş nedir, vatana ve millete ölümüne bağlılık nedir bilmezler. Korkaktırlar. Kuva-yi Milliye ruhunun düşmanı, düşmanın yandaşıdırlar. Bizler direnen, savaşan Kuva-yiMilliye’nin takipçileriyiz. Hallac-ı Mansur’ların, Yunus Emre’lerin, Pir Sultan’ların, Mustafa Kemal’lerin, Albay Reşat’ların (Burası Çiğiltepe’lerin), Deniz Gezmiş’lerin, Uğur Mumcu’ların, AşıkMahsuni’lerin, Ali İsmail Korkmaz’ların en kıskanç neferleriyiz.Bu topraklar çok zalim gördü ama bir o kadar da hak bildiğinden dönmeyen hakikat ve hak aşıkları gördü. Doğrultumuzu cumhuriyetin idealleri doğrultusunda bu aşıklarla beraber çiziyoruz.

TSK’NIN DARBEYİ ASIL ÖNLEYEN GÜÇ OLDUĞUNU SÖYLEMEK BİRİLERİNİN İŞİNE GELMİYOR

Savunma o kadar etkileyici ki darbe girişiminden sonraki süreçte daha farklı bir anlam kazanıyor: “Sözde Mahkeme Heyeti’ne” diyorsunuz ki.” Bizi yargıladığınız bu süreç, bu görkemli işkence çarkı emperyalistlerin geleceğimizle ve kaderimizle daha rahat oynayabileceği koşullar için hazırlanmıştır.” Ancak, hazırlanan koşullar sonuç yaratamadı. “Mustafa Kemal’in askeri olmak bir üniforma meselesi değil, özünde bir ruh meselesidir.” diyen Teğmen Çelebi kalkışmayı bastıran şerefli Türk subaylarına bugün neler diyor?

Anadolu plan bozan coğrafyadır, yedi düvel üzerimizde küresel oyunlar oynuyor ama bu toprağın kutlu insanları bu oyunları her seferinde büyük bedeller ödemek pahasına püskürtüyor. 15 Temmuz’da TSK’nın darbe girişimine karşı ilk andan direnen ve birlik içinde yoğun mücadelelerle darbecilere geçit vermeyen askerlerin çabalarıyla bastırılmıştır. Bunların birçoğu birlik içinde gerçekleştiği için medyaya pek yansımadı, elbette çeşitli siyasi hesaplar ve algı oyunları nedeniyle de TSK’nın darbeyi asıl önleyen güç olduğunu söylemek birilerinin işine gelmiyor ama herkes biliyor ki TSK içi karşı müdahale olmasa çok kanlı bir süreç ve iç savaş yaşanırdı. Elbette halkımızın tepkisi ve sokaklara dökülüşü, siyasi partilerin darbe-karşıtı ortak sesi TSK’nın çoğunluğunun sesiyle birleşmiş (ordu-millet) ve darbecileri etkisiz hale getirmiştir.Bakıyorsunuz darbecilere geçit vermeyenler arasında Ergenekon’dan, Balyoz’dan, İzmir Casusluk’tan vb. kumpas davalardan tutuklanmış ve sonradan serbest kalmış nice komutan var. Canlarını ortaya koymuşlardır. Balyoz’dan alınan Albay Sait Ertürk çarpışarak şehit olmuştur. Darbe sonrası kumpaslarda yargılanan 13 komutan generalliğe terfi etmiştir. Vatana ihanetle yargılanan hak yolcuları, bu halkın asil çocukları vatanı kurtardılar, Mustafa Kemal ruhu budur işte.

Kalkışmayı bastıran şerefli Türk subaylarına, astsubaylarına ve Mehmetçiklere diyeceğim şudur: “Bu millet dişinden tırnağından artırarak sizleri bugünlere getirdi. Onları yalnız bırakmadınız. Mustafa Kemal’in askeri olmanın bir üniforma değil bir ruh meselesi olduğunu bir kez daha ispatladınız. Vatan size minnettardır.” Türk Milleti nice yiğitler yetiştirdi ve yetiştiriyor. Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki, o adsız kahramanlar zamanı gelince Astsubay Ömer Halisdemir’in yolundan yürümekten çekinmeyeceklerdir.

NUTUK’DA DARBE YOK. KÜLTÜR DEVRİMİ BAĞIMSIZLAŞMA ÇAĞDAŞLAŞMA DEMOKRATİKLEŞME VAR

İddianamede, Medeni Bilgiler, Nutuk, Zabit ve Kumandan ile hasbihal (M. Kemal Atatürk) kitapları suç delili, M. Kemal Atatürk’e ait onlarca söz ve anekdot suç unsurları arasında gösterildiğine göre, bu emperyalizmin sahte uşakları sizin şahsınızda Mustafa Kemal Atatürk’ü mü yargılama cüretini gösterdiler?

Bütünüyle doğru. Mustafa Kemal Atatürk iki figürün kendisinde birleştiği tarihi bir semboldür. Hem vatanı kurtaran antiemperyalist bir figür hem de çağdaş Cumhuriyeti kuran figürdür. Buradaki modele dikkat etmek gerekir: “antiemperyalist bir çağdaşlık”. Hem direnmiştir, hem de bilim ve akıl yolunda bir Anadolu uygarlığının temelini atmıştır. Eşsiz bir modeldir. İlki (antiemperyalizm) Batı’nın, ikincisi ise içerideki Cumhuriyet karşıtlarının (çağdaşlık, laiklik) yüreğine oturmuştur; bu ikiliyi sindirememişlerdir. İkisi birbirinden sökülüp alınamaz. Cumhuriyet Devrimleri Mustafa Kemal fikrinde vücuda bürünmüştür. Onun ölümüyle birlikte bize kalan onun gerçekliğe dökülmüş fikirleri ve idealleridir. Yani Cumhuriyet Devrimleri ve çağdaşlık idealidir. Ama onun şahıs olarak ölümüyle fikirlerinin ölmediğini görenler yıllar yılı bir İslamcılık ve Neo-Osmanlı (hilafet, o eski büyük topraklar hayali vs.) hareketlenmesi ile Cumhuriyeti kuruluş rotasından çıkarmak istemektedirler. Tarih boyu çok çeşitli şekiller almışlar, liberallerle de her türlü işbirliğine girmişlerdir. Şimdiden küreselleşmecilerinin (eski adıyla emperyalistlerin) başından beri Türkiye’nin kuruluşunu içine sindiremedikleri de hesaba katılırsa kendilerine bu FETÖ’cü yerel ortakları/hainleri bulmaktan ne kadar mutlu olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama tarih asla geriye yürümez, başaramayacaklar.

Mustafa Kemal fikri ve okulu üstümüze çöken tüm karanlığa rağmen ayaktadır ve ışıklı yolu işaret etmektedir; o, hala bu topraklardaki en gerçekçi ve etkili projenin temelini atan fikir olma işlevini sürdürmektedir. O okul dışarıda ve içeride birilerine büyük rahatsızlık vermektedir. Şüpheleri olmasın, o okul yaşayacak, “Mustafa Kemal bu topraklarda hiç kaybetmedi, yine kazanacak.”Silivri’de Mustafa Kemal’i yargılama cüreti gösteren hainlere gerekli yanıtı vermiştim: “Nutuk”u ancak, Mustafa Kemal’in ışığından ruhları kamaşan yarasalar, Medeni bilgileri ancak medeniyet düşmanı ahlak tarantulaları, Lozan’ı ancak garip ihtirasların bulandırdığı karışık beyinler suç unsuru olarak görebilir.

BUNU YAPANLAR TÜRK MİLLETİNİN KUTSALLARINI, ÜZERİNDEN DESTURSUZ GEÇİLEBİLECEK BİR KÖPRÜ MÜ SANDILAR?

Nutuk’ta Darbe yok! Kültür devrimi, bağımsızlaşma, çağdaşlaşma, demokratikleşme var. …. Mustafa Kemal sevgimiz, çizgimiz bize zehir edilmeye çalışılıyor. Çok net ifade ediyorum:Bunları buraya suç unsuru olarak koyanların görevleri beni bununla suçlayıp hapis yatırmaksa, benim görevim hapis yatmaktır.Onların görevi beni öldürmekse o zaman benim ki de bu uğurda ölmektir. Hem de gözümü bile kırpmadan.Bu düşüncede olanlar sürgüne gönderiliyorsa, benim görevim umutsuzluğa kapılmadan yola çıkmaktır.

Nutuk, Medeni bilgiler, Lozan, Hasdal’da serbestse ben orada olacağım. Vicdanımızı yastık yapar yatarız ama yastığımızın altına da Nutuk koyarız.”

“DOĞU BATI YOK VATAN BİR” cümlesiyle ülkenin birliğini savunmak büyük puntolarla yazılarak suç olarak gösterilmişti..Hakkari’de teröristlerle çarpışan Eren Tğm’e, “Mehmetçik Sana Emanet” demeniz iddianameye “s. 1760’da ÖRGÜTSEL MORAL VE MOTİVASYON TAKVİYESİ” olarak yazılmıştı. O zaman FETÖ’nün PKK ile kol kola olmasının bir göstergesi değil midir bu iddialar?

Böyle bir yargıya varmak için somut belgelere, bilgilere ihtiyaç var. İktidar siyasi açıdan böyle bir yargıya hızlıca varıyor ama bizler yargıç değiliz. Ayrıca farklı insan kaynağı ve ideolojik amaçları olan farklı örgütler bunlar, kolaycılığa kaçılmamalı ve indirgemelerde çok dikkatli olunmalı. Zira bu aynılaştırma farklı örgütlerle farklı ihtisaslaşmalar ve taktikler üzerinden mücadele etme stratejisinin altını oyuyor. İhtiyatla ve aklın gerekleri uyarınca bütün meselelere yaklaşmalıyız. Devlet ciddiyeti de bunu gerektirir diye düşünüyorum. Şu aşamada sadece şunları söyleyebiliriz: FETÖ de PKK da çıkarı gereği herkesle işbirliği yapabilir ve bu ayrı terör örgütleri de aynı küresel odaklardan tarafından sürekli olarak Türkiye aleyhine kullanılmaktadır. Farklı örgütlerin de bu bağlamda aynı mecralarda aynı işlerin ve gündemlerin peşinde olmaları gayet anlaşılabilir bir durum zira aynı küresel odaklar meselelerin içinde.

BÜYÜK MAKAMLAR HATA KALDIRMAZ. KALDIRMADIĞINI 15 TEMMUZ’DAKİ HAİN DARBE GİRİŞİMİ BİZE GÖSTERDİ

Bugünleri tanımlayan şu sözleriniz hala belleklerde. “Bizi amacımıza ulaşmaktan alıkoyan 2 kuvvet vardır. Biri dış düşmanlar. Bunlar bizi sömürge yapmak için ilerlememizi istemeyenlerdir. Fakat bunlardan daha zararlı, öldürücü bir sınıf vardır. O da içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir.” O hainlerle birlikte eğitim gördünüz. Askeri eğitimin temel kurallarıyla yetişmemek için bunlar ne yapmışlar. Bu kuralları öğretemeyenler de sorumlu değil mi? Nasıl bir gizem içinde kendilerini saklamışlar. Anlamak zor, anlatmak daha mı kolay?

TSK’nın iki bin yıllık geleneği var. Asker-millet kavramı uzun bir tarihin sonucu. Kumpas davalarda insanlara atfettikleri, iftira ettikleri ne varsa bu hainler onları aslında kendileri yaptılar. Kısacası kumpas davalar bunların zihninin yansımasıdır. Kendi yapılanmalarını ve niyetlerini orada ifşa etmişlerdir. Nedir mesela, cami bombalama işte. Nedir mesela, hücre tipi yapılanma. Gerçekten de aynı ortamdayken bile birbirlerinin FETÖ’cü olduğunu bilmeyecek şekilde yatay ve dikey hücreler var. Çok ciddi şekilde çalışılmış bu yapılanma, bu model üzerine. Bir ip yok, ipin ucundan tuttuğunuzda gerisi gelir de diyemiyorsunuz; zira birbirine bağlı olmayan farklı farklı ipler var. O yüzden hem yukarıya doğru hem aşağıya doğru kendi içinde de ciddi biçimde kapalı bir yapıdan bahsediyoruz. En tepedeki bir avuç insan dışında tüm yapıyı bilen neredeyse kimse yok gibi görünüyor. Elbette insanın işin içinde olduğu her yapıda hatalar ve ifşaatlar, göze batan hadiseler oluyor. Bunları kumpaslarla içeri alınan insanlar zamanında münferit olarak da saptamışlar ve gerekli bildirimleri yapmışlar ama hiç ciddiye alınmamış. Yazılan önemli kitaplar da var, örneğin Hablemitoğlu’nun kitabı. Burada elbette TSK’nın irtica karşıtı bir refleksi vardı ama FETÖ bunu çok iyi bildiğinden çok sinsice hareket eden farklı bir hareket. Örneğin gerektiğinde içki içmek dahil her türlü takiyenin serbest bırakıldığı bir yapı. Yeter ki cemaat içi hiyerarşiye tabi oluş, abilerin/imamların emrine itaat kesintisiz sürsün. Kısacası yapıya bağlı olunduğu sürece neredeyse her şey büyük amaçlar yolunda mübah görülüyor. Sorgulama olmayacak, robotik bir itaat olacak. Tabii askerliğin yasalarına, sıralı amirlere mutlak itaate bütünüyle ters bir yapılanma. Akıncı’da astsubaylardan emir alan generaller örneğini de yaşadık, böylesine çarpık bir hainlikle karşı karşıyayız. İddianamede beni bir Teğmen olarak Orgenerallerin üstüne yazanlar işte tam da kendi yapılanmalarını yazıyorlardı. İddianameler hainlerin itirafnameleri olarak okunmalı. Meselenin daha derin ekonomik ve toplumsal boyutları var. Askeri Lise okumuş olan herkes bilir ki Askeri Liselerde çoğunlukla Anadolu’nun dört bir yanından gelen başarılı insanlarla bir araya gelinir. Genelde geçim sıkıntısı yaşayan, fakirlik ile alt-gelir grubu arasında olan ailelerden bahsediyoruz. Cemaat denen bu hain yapı bu başarılı, gelecek vaat eden çocukları daha ortaokuldayken tespit ediyor, imkansızlıklarını, yaşadıkları ekonomik zorlukları ve yalnızlıklarını, onların kimsesizliklerini sömürüyor. Onlara ücretsiz ders adı altında dersler veriyor, gerektiğinde yediriyor içiriyor. Maddi manevi olarak yanında olduğunu hissettiriyor, o yaşlarda sahip çıkılan gencecik çocukların saf yüreği sözde ulvi nedenlerle çalınıyor. Bir gruba ait hissetmek, yalnız hissetmemek, ekonomik olarak desteklenmek, yol gösterilmek, sahip çıkılmak vb. (dershanelerden yurtlara, fen liselerinden kimi özel okullara kadar ne kadar devasa bir eğitim yapısı kurduklarını biliyoruz, onların şahdamarıdır eğitim örgütlenmeleri) birçok nedenle bu çocuklar FETÖ’cülerin kucağına itildi. Devletin buradan ciddi dersler çıkarması gerekir ama henüz ders çıkarmak bir yana cemaatlerle içli dışlı olmaya devam ediyorlar. Hala da ekonomik gerekçelerle cemaatlerin kucağına itilen yoksul çocuklarla dolu toplumsal bir yapımız var maalesef. Ağaç yaşken eğilir derler ya, işte bu çocukların o zaman kafalarını yıkıyorlar ve bünyede bu şekilde tutuyorlar.

Bunlara karşı nasıl önlem alamadı TSK, nasıl olur da bir düşman ordusunun bile başaramadığı şekilde Genelkurmay karargahı rehin alındı… Bunlar çok haklı sorular. Öncelikle özellikle kumpas davalar süresince sayısız ifade, tanıklık ve belge ile anlattık biz bunları. Genelkurmay’a dinletemedik. Aynı şekilde başka örnekler var. 3000 Harbiyeli birkaç yıl içinde Harbiye’den tasfiye ediliyor. Bunlar göz ardı edilebilecek küçük ya da münferit hadiseler değil. Büyük büyük sayısız olay var. Özellikle 2005 sonrasında komuta kademesinde görev almış olanlar sorumludurlar ve FETÖ’cülerin yükselmesinden, etkili konumlara getirilmesinden yargılanmalıdırlar. TSK’daki en etkili makamlara tayin daire, istihbarata, denetlemeye vb. FETÖ’cüler nasıl da egemen oldu? 15 Temmuz Darbe Girişimi uzun planlamaların sonucu olan bir atama ve görevlendirme mantığına dayanıyor. Bunlar zamanla daha da açığa çıkacak. Büyük makamlar hata kaldırmaz, kaldırmadığını 15 Temmuz’daki hain harbe girişimi bize gösterdi. Aldatıldık diyerek devlet yönetilmez. Herkes konumunun önemi ağırlığında hesabını vermelidir.

ŞU AN DEVLET VE TOPLUM KATINDAKİ BÜYÜK KAVGA CUMHURİYETÇİ ANLATI İLE MEVCUT NEO-OSMANLICI ANLATI ARASINDADIR

Savunmanızın ilerleyen sayfalarındaki şu yorumunuz bugün için önemli: “Polis asıl suçluları bırakıp, suçlu diye beni yakaladı. ‘Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir.’ diye düşündüm, ama hiç bir zaman yalvarmadım. Mahkeme beni yargıladı. Düşündüm ki ‘Adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.’

15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu fırsatı yakaladık. Yargının sizin deyişinizle islah edilmesinde rejime göre bir düzenleme olacağına inancınız var mı?

Kumpas dava süreçlerinde çokça tartışılan bir konuydu Atatürk’ün Bursa Nutku. FETÖ’nün hainlerinin çok ağrına giden, onları kine boğan bir Nutuk’tur. Atatürk’ün en büyük eserim dediği Cumhuriyet’i Türk Gençliği’ne emanet etmesinin tamamlayıcısıdır Bursa Nutku. Bu cümleler o Nutuk’tandı. Elbette biz Türk gençliğinin onurlu evlatları Cumhuriyet’i sonuna kadar koruyacağız.Çekinmeden gerçekleri konuşacağız: Düzenimiz bozuktur. Bozuk düzenin, bu bütüncül sorunun, kısmi olarak tedavisi ne yazık ki sistemi iyileştirmeyecektir. Türkiye’de emek sömürüsü, doğa katliamı, gelir adaletsizliği, eğitim kaosu, kadına şiddet, medya üzerindeki vesayet ve hukuki işlemezlik Cumhuriyet tarihinin en üst seviyesindedir. Kuvvetler ayrılığı bozulmuştur, bozuk düzen baskıcı ve boğucu bir hava yaymaktadır. Adeta karanlıkta yaşıyoruz. İnsanlar korkuyor, geleceklerinden endişeli; halkın kendi içinde birbiriyle bağı koptu. Kuvvetler ayrılığını ve gerçek anlamda demokratik bir işleyişi, hukuki tarafsızlık ve bağımsızlığı, kısacası Türkiye’de hayatın her anlamda iyileşmesini sağlamak imkansız değil. Ama bunu AKP yapamaz. Gerçek anlamda özgürlükçü bir demokrasi (demokratik seçim sistemi, üniversitelerin bağımsızlığı, bilimsel ve laik eğitim, kamunun şeffaflığı vb.) ve işleyen bir hukuk düzeni onların kafalarındaki plana uymuyor. O zaman kitleleri ve sermayeyi istedikleri gibi manipüle edip hareket ettiremezler. Kafalarındaki yeni-Osmanlıcı anlatı (hayatın tek-adam üzerinden şekillendirilmesi, çatışmaya dayanan coğrafi ve nostaljik hayaller vb.) Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ve barış anlayışıyla zıtlaşıyor. Kurucu rejimle kavga bitmeden düzenin bütüncül bir şekilde iyileştirilmesinin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Şu an devlet ve toplum katındaki büyük kavga (hem ekonomik hem de kültürel anlamda) Cumhuriyetçi anlatı ile mevcut neo-Osmanlıcı anlatı arasındadır. Bu kavga sürdükçe kutuplaşma ve toplumsal yarılma derinleşecektir. O bakımdan bizim meselemiz bu kavgayı da bitirebilecek çağdaş bir Cumhuriyet paradigmasını, hem devlet hem de toplum düzleminde yeniden nasıl işler hale getirebileceğimizi düşünmektir. Bu paradigma uzun dönemli ve sürekli bir eylemlilikle, (ekonomik, ideolojik ve kültürel) bir fikriyata dayanan eylemlilikle desteklenmelidir. Bu eylemliğe dinamik bir kadro tarafından yön verilmesi de olmazsa olmazdır. Kendi içimizde Cumhuriyetçi bir anlatı oluşturmak için ciddi hazırlıklara, yaratıcı tartışmalara ihtiyaç var. Kaybedecek zamanımız yok.

Savunmada ilginç bir bölüm var: Zekeriya Öz’ün nasıl “sözde bir savcı” olduğunu ortaya koyuyor: O bölümü de paylaşmak istiyorum: Mahkeme heyetine diyorsunuz ki: ”Delilleriniz başka başka ve kuvvetliyse Savcı Zekeriya Öz neden gözaltına alınan Hizbut Tahrir militanlarına “Teğmenlerin aleyhinde ifade vereceksiniz” demiştir? Onlardan “Biz senin gibi Allahsız değiliz!” cevabını almıştır.(Şahit Hamza Demir)”

Bu ilginç olayı da anlatır mısınız kısaca?

Herkes köşeye sıkıştırılınca, özgürlüğü elinden alınınca tüm değerlerinden vazgeçer diye düşündükleri, kendileri gibi korkak ve onursuz olarak düşündükleri için buna benzer onlarca şey yapmışlardır. Olmayan gerçekleri var etmek için, sahte kurgularına az biraz sözde! gerçekle-süslenmiş şeyler katmak ve beyinleri bulandırmak onların en sinsi yöntemlerinden birisidir. Ama zaman yargıçtır ve zaman bu hainlerin korkaklıklarını, onursuzlukları kendi yüzlerine çarpmıştır. Bir zamanlar esip gürleyenler şimdi kaçıp gitmişlerdir. Bizi kaçma şüphesi var diye ikinci kez tutuklayanlar şimdi firarda. İkinci kez tutuklanırken şöyle demiştim: “Bizim ödediğimiz bedeller Türk Milletine uyanış vesilesi olacaktır.” Öyle de olmuştur.

Mahkemenin sonuçları galiba savunmanızdaki şu sözlerde saklı:“Çapraz sorguda, muhatap olduğum sorular, sohbet amaçlı değil suç araştırır içerikteydi.” Yani yargılamadan önce siz suçlu ilan edilmiş, açıklamalarınızla içerik zenginleştirilmeye çalışılmış. Suç üretilmiştir. İşte FETÖ’nün yargılanmasında önemli bir belge değil mi bu durum?

Kesinlikle doğru. FETÖ’cülerin kumpas yöntemlerini bir savunmamda detayları ve somut örnekleriyle açıklamıştım. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, ne kadar kalın görünürse görünsün iddianameler, hepsi yalanların sürekli tekrar edilmesinden ibaretti ve gerçek anlamda somut şeylerden, elle tutulur iddialardan yoksundu. Ne yaparsanız yapın olmayan bir örgütü ve üyelerini kanıtlayamazsınız. Onlar da bunun farkındaydı ve gizliden panik içerisindeydi. O yüzden salonda kimin yanında oturduğumuzdan, cezaevinden kimleri aradığımıza, mahkeme aralarında kimlerle görüştüğümüze kadar her şeyi izliyor ve bizim aleyhimize kullanmaya çalışıyorlardı. Suçu ve eylemleri hayatlarımızda bulamayanlar mahkeme salonlarında “sonradan” üretmeye çalışıyordu. Böylesine bir alçaklık hukuk tarihinde görülmemiştir.

Savunmanın bugünü anlatan bölümlerinden biri de, mahkeme heyetine yönelik sözleriniz oldu: ” Ağlayış günü gelecek! Büyük, derin, sessiz ağlayış günü. Adaletin keşfedildiği gün! O gün güneş sizi ısıtmayacak. Su, susuzluğunuzu gidermeyecek, hava göğsünüzden firar edecek. İşte o zaman bugünleri hatırlayacak, eserinize, bu devasa hiçliğe ağlayacaksınız! ”demiştiniz. Ağlamak da aşamadır. O aşamaya geldiklerini düşünüyor musunuz? Çünkü halkına silah yönelten bir anlayışın robotlarıydı onlar?

Gerçek anlamda geldiklerini düşünmüyorum, daha zamanı var. Kimileri muhtemelen hiç gelemeyecek. Öylesine bir kin ve nefretle yıkanmışlar ki, özellikle bu hain yapının en üstündekiler, o ruh halinden çıksalar dünyaları başlarına yıkılacak, bir dünyaları, bir kimlikleri kalmayacak. Varoluşlarının bir amacı ve anlamı kalmayacak. Geldikleri onca çamurlu yolu dönmeyi de göze alamıyorlar. Çok geç kaldıklarını, dönüşün olmadığını düşünenler de vardır. O yüzden ısrarla ve inatla, kafaları yıkanmış ve programlanmış robotlar gibi o yalan dünyada zombiler gibi yaşamaya devam ediyorlar.

KİMİ SİYASİ HESAPLAR VE DENGELER İÇİN BU KUMPAS DAVALARI STEPNEDE TUTUYORLAR

Kaybettirilen itibarınız için özür yeterli mi? Akif Hamzaçebi “Bir yasal düzenleme yapılarak kalıcı bir belgeyle özrün yasalaşması gerekir ”diyor. Siz ne diyorsunuz?

Kumpas-Der var biliyorsunuz, onların görüşleri doğrultusunda CHP’nin bir teklifi var. Kumpas davalardan mağdur olanlardan özür dilenmesi, hak kayıplarının telafi edilmesi Taksim Manifestosu’nda da CHP’nin ifade ettiği ana maddeler arasındaydı. AKP’den bu konuda somut bir karşılık göremedik; samimi olmadıklarına bir kanıt da budur. Kumpas olduğunu büyük oranda çatlak sesler olsa da– kabul ediyorlar; peki o zaman neden gerekli adımları atmıyorlar? Örneğin neden onca pırıl pırıl subayı, tasfiye edilmiş subayları, vatana bağlılıkları tescil edilmiş albayları ve generalleri TSK bunca kan kaybetmişken yeniden göreve getirmiyorlar? Neden bu davaların tümden kapatılması ve gerekli maddi manevi tazminatların karşılanması için bir yasal düzenlemeyi yapmıyorlar? Yine örneğin neden bu süreçte kaybettiklerimizi şehit olarak kabul etmiyorlar? Onlarca örnek verilebilir, kendi iktidar kaygıları ve o dönemki ortaklıkları, bu kumpas davalardaki sorumlulukları onları korkutuyor. Ve ayrıca bana kalırsa hala kimi siyasi hesaplar ve dengeler için bu kumpas davaları stepnede tutuyorlar. KHK’larla yaptıkları birçok düzenlemede de (özellikle TSK’yı ve kamuyu ilgilendiren düzenlemeler vb.) samimiyetsizler. Muhalefetin hiç görüşü alınmadığı gibi, TSK’nın yüzlerce yıllık birikimlerine TSK’nın da hiç görüşünü almadan kilit vurdular. Özellikle Yenikapı Ruhu diyerek çok söylemlerde bulunuyorlar ama icraatlara baktığınızda tablo tümüyle farklı. Gerçek şu ki, bu tablo hiç de iç açıcı değil: Demokrasi ve hukuk bütünüyle askıya alınmış durumda. Yeni bir mağdur nesil yaratılma tehlikesi gerçekten büyük.

15 Temmuz’u anlamakta güçlük çeken Batı’ya, bu kalkışmayı en iyi sizler anlatırsınız. Acıları bizzat yaşamış olanlarla etkin bir lobi faaliyeti sürdürülemez mi?

Dediğiniz çok doğru, AKP’nin çok kötü bir imajı var dışarıda. Bunda elbette bu hain yapının yürüttüğü lobi faaliyetlerinin etkisi var. Ama AKP de sütten/demokrasiden çıkmış ak kaşık değil. Yıllardır aşırı derecede baskıcı ve antidemokratik bir yönetim sergiliyor. Kumpas davalarda yargılananlar bu bakımdan 15 Temmuz’un gerçeklerini anlatmak adına büyük yarar sağlayabilirdi, bu AKP’yi desteklemek adına yapılmayacaktı elbette. Gerçekleri ve olguları konuşmak adına yapılacaktı. Vatana bağlılıktan yapılacaktı. Bu hain girişimin kimler tarafından ve nasıl yapıldığı çıplak gerçekler/olgular ve kanıtlar şeklinde izah edilebilirdi. FETÖ’nün yurtdışındaki etkisi böylece kırılabilirdi. Sadece 15 Temmuz değil tüm kumpas süreçleri açıklıkla izah edilebilirdi. Ama her zaman olduğu gibi AKP hem geçmiş sicilinden korkmuştur, hem de gelecekleri siyasi hesaplarını tehlikeye atmamak adına bu tarz bir yaklaşım içinde olmamıştır. O takdirde süreci istedikleri gibi kontrol edemeyecekler ve tüm gerçekler olduğu/yaşandığı haliyle ortaya saçılacaktı. Ama bunu istemediler çünkü onlar da biliyor ki o karanlık süreçlerde ortak olduklarını çekinmeden ifade edecektik. Zira biz yaşadığımızı biliyoruz ve yaşadığımız gerçeklere ihanet etmek kendi değerlerimize ihanet etmek olur. Tüm bunlar bir yana biz yine de sıcağı sıcağına bizden görüş isteyen uluslararası medyaya görüşlerimizi ve gerçekleri ilettik ama nedense kullanmadılar, kendi takdirleridir!

15 TEMMUZ İHANETİNİN ÖNÜMÜZE YENİDEN GETİRDİĞİ İKİ L VAR. LAİKLİK VE LİYAKAT

Bu acı olaylar geride kaldı. Mücadelenizi siyasette sürdürmeye karar verdiniz. “Siyasetin can damarları kadınlar ve gençler” dediniz. Gezi gençliğinin ruhunu siyasete taşımayı düşündünüz. Size göre bugün siyasette demokrasiyi güçlendirecek neler eksik?

Her şeyden önce gençler ve kadınlar eksik, genç bir anlayış eksik. Siyasette zarafetin, barışın ve sevginin dili olan kadınlara bir lütufmuş gibi konum veriliyor. Kadınlara ve gençlere siyasi konumları lütfedercesine sunan anlayışı bir utanç olarak görüyorum. Onlar bu ülkenin eşit sahipleri, eşit olarak siyasette (hem nicelikte hem nitelikte) yer almalılar. Türkiye’nin gelişmişlik düzeyi ile ilgili temel bir meseledir bu. Ve çok gerilerde kaldığımız bir meseledir.Bu zor günlerde hem milli bilinç sahibi hem dünya bilincini (zamanın ruhunu) takip eden dinamik insanlara ihtiyaç hiç olmadığı kadar fazla. Savrulmayacak, ilkelerini pratikler doğrultusunda sürekli tartabilecek ama özünü kaybetmeyecek bir duruş eksikliği var. Buna kültürel düzlemde dünya görüşü diyorlar. Bugünün dünyasında okumak, gezmek ve yakın ve uzak kültürleri tanımak bir dünya görüşü oluşturmak için hayatidir. Avrupa’yı ve Güney Amerika örneklerini takip ediyoruz (AlainBadiou, Slavoj Zizek, Jacques Ranciere, Balibar gibi sol filozoflar var örneğin), hatta en son bir vakıa haline gelen Bernie Sanders’i ve kampanyasını da dikkatle izliyoruz. Şu an dünya çapında sol ve özgürlük anlamında bir arayış var, o arayış somuta pek dökülmüş değil. Türkiye özelinde bu arayışın (ya da dünya görüşü oluşturmanın) teknokültürel, toplumsal, tarihsel ve ekonomik sac ayakları olmalı. Hem yerel gerçeklere dayanmalı hem de evrensel gerçeklere hitap etmeli. Bana göre Gezi olayı birçok açıdan bu arayışın bir ifadesiydi ama bir siyasi açılıma dönüştüğünü söyleyemeyiz. Doğa ve eğitim konusundaki kimi taleplerin önünü açtı ama bütüncül bir politik sıçramaya dönüşemedi. Bunda elbette mevcut politik statükonun da etkisi büyük.Bugün siyasette demokrasiyi güçlendirmek istiyorsak gençlere ve kadınlara yol açmasını, onlara söz ve yer vermesini “demokrasinin özüne dönüş” olarak kavramalıyız. Halkın doğrudan karar mekanizmalarına katılabildiği, seçim sisteminde kendi vekillerini seçmede doğrudan söz sahibi olduğu, demokratik ve hür işleyişin başta üniversiteler olmak üzere eğitim sisteminde gerçek anlamda etkin olduğu, belediyelerin iktidar/sermaye tekeliyle insanların iradelerini yok sayan yerel kararlar almasının önüne geçildiği bir düzen gerekiyor. Devletin bilim ve sanatın özerkliğine ve ayrıca ifade ve yaratı özgürlüğünün her türüne saygı duyduğu bir iletişim ortamına, medya çevreleri üzüerinde iktidar hegemonyasının ve baskısının olmadığı medyatik bir çoğulluğa ihtiyaç var. Ve her şeyden önemlisi hiçbir ayrım yapmaksızın Türkiye’nin dört bir yanında, kaliteli bir eğitim süreciyle kendi evlatlarına fırsat eşitliği yaratabilecek ücretsiz, bilimsel ve laik bir eğitim-yurt sistemine ihtiyacımız var. Şu an Türkiye’nin en temel sorunu eğitim sorunudur. Yoksul çocuklarımızı cemaatlerin, terör örgütlerinin insafına bırakmayacağımız bir eğitim sistemini kurmak zorundayız. Bütün bunları denetleyecek ve aslına uygun olarak değerlendirecek gerçek bir hukuk sistemi de mutlak bir koşuldur.Demokrasinin sadece hak ve hukuk meselesi olmanın ötesinde, bir ülkenin kendi evlatlarına sağladığı iyi bir eğitim ve güzel bir hayat olduğunu asla aklımızdan çıkarmayalım. Karın tokluğuna yaşayan, hatta fakirlik ve açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insan var bu ülkede, hayatın güzelliklerinden ve nimetlerinden faydalanamıyorlar. Bu bakımdan devasa yoksul kitlelerin, böylesine büyük bir gelir adaletsizliğinin olduğu bir Türkiye’nin hiçbir zaman gelişmiş bir demokrasiye kavuşamayacağını da bilmeliyiz. Dış politikada aynı hatalar, değerli yalnızlık, stratejik derinlik vs. gibi ütopik ve gerçek dışı hareketler sürdürülürse (mesela Fırat Kalkanı Operasyonu –ki bu operasyonu sınır güvenliği ve ulusal bütünlüğümüz açısından destekliyoruz– ile ilgili sayısız soru işareti ve tehlike var –ÖSO’nun kullanılması, operasyonun gerçekçi olmayan neo-Osmanlıcı hayallere kurban edilmesi vb.), vardığımız yer bir bataklığın değersiz yalnızlığı ve kurtuluşsuz derinliği olur. Dış ve iç politikada kesinlikle cumhuriyetin sulh politikalarına dönülmeli.

Son olarak Kur’an’ın ayetlerini bile bilmeden kendini dinci olarak tanımlayanların laikliğe saldırılarına bakmayın siz. 15 Temmuz ihanetinin önümüze yeniden getirdiği iki L var: Laiklik ve Liyakat. Bürokratların, kamuda çalışanların liyakat ve laiklik ilkesi uyarınca işe alınması milli güvenliğimizin ve huzurumuzun temel bir bileşeni olmalı. Aksi takdirde bu ülkede şiddet sarmalından kurtulamayız.

Hep yenileşmenim gereğine inandığınızı söylüyorsunuz. Nasıl bir yenileşme profili çiziyorsunuz?

Siyasette yeniyim ama kendimi halkın arasında eski gibi görüyorum, bin yıllardır onlarla yaşıyor gibi, onlardan geliyor gibiyim. Ruhumda varlar. Hem halk özelinde hem de CHP özelinde gözlemlerim var, düşüncelerim, eleştirilerim var. Kırmadan dökmeden bunlara göre konum alıyor, Parti Meclisinde naçizane kendimi ifade ediyorum. Bugün muhalefet olarak bizim güçlü bir çıkış siyasetine ihtiyacımız var. Örgütlenmeden hiçbir şey yapamayız. İçeri gireceksiniz ve mücadele edip her şeyi değiştireceksiniz. Çıkış siyasetinin ilk maddesi etkili bir ekip ve ortak akıl oluşturmak. Hemen ilk iş örgütlenmek, elini taşın altına koymak. Halkın kendinden bir şeyler bulduğu isimlerle, bu topraklar gibi kokan dinamik isimlerle birlikte tüm Türkiye’yi heyecanlandıracak yeni bir iktidar projesini başlatmak bizim görevimiz. Zira bugün artık mesele büyüktür, Cumhuriyet’ten yana olanlar ile ona karşı olanlar arasında çetin bir mücadele vardır. Her şeyden önce çok uzaklara gitmeye gerek yok. CHP’nin adı iki temel şeyi söylüyor: Cumhuriyet ve Halk. Cumhuriyetçi ve Halkçı olmak bizim davamızın değişmez özüdür. Bu ikisinin yanına Mustafa Kemal’in konuşmalarında sık sık vurguladığı güven ve samimiyet’i koymak zorundayız. Bu dördü CHP siyasetinin değişmez özüdür, bunlardan sapma yoldan çıkma, davadan çıkma demektir. Ya da en hafif tabiriyle yönünü, amacını kaybetmiş olmak; pusulası bozulmuş olmak demektir. Yapısal ve radikal kararlar eşliğinde uzun dönemli bir strateji ya da vizyondan çok, döneme göre konum değiştiren bir CHP algısı hayli yaygın. Bunu kırmak zorundayız. Bu da bizi şunu söylüyor, CHP’de kararlı ve bütüncül bir dönüşümün peşinde olmalıyız. Seçimden seçime yaptığımız, ki bana göre hayli etkili kampanyalardı, ataklar yeterli gelmiyor, parti aynı oy aralığına demir atmış durumda. Çok daha derin ve sarsıcı adımları uzun döneme yayılır vaziyette atmak mecburiyeti vardır. Her şeyden önce, bana kalırsa, CHP’nin içinde olduğu ilişkiler ağı büyük bir ağırlık oluşturuyor ve yırtılmalıdır. Yeni bir ilişkiler ağı profili geliştirmeden geniş bir alanda hareket edebilecek gibi görünmüyoruz. Kısacası toplumun ana damarları (sermaye çevreleri, belediyeler, sivil toplum örgütleri, sendikalar, üniversiteler, medya, ticaret odaları, dernekler, devlet kurumları vb.) ile kurulan ve partiyi hareket edemez hale getirmiş tüm atıl ilişkiler geride bırakılmalı. Yeni ilişkiler, yeni başlangıçlar olmadan heyecan da olmaz. Partinin bu anlamda çok fazla yükü var, şu ne der, bu ne düşünür, kim nasıl tepki verir, dengeler nasıl değişir diyerek etkili ve özgür politika üretilemez. Parti içi kulislerin gürültüsünden partiyi iktidara götürecek projelerin sesi duyulmuyorsa, orada bir şeyler gerçekten yanlış demektir. Dengeyi üreten odak biz olmalıyız, bir karar aldığımızda ve uyguladığımızda ağırlık merkezi olan bir yer olursak, biz başkalarına bakan bir yer olmaktan, kendisine bakılan ve ona göre tavır alınan siyasi bir güç haline geliriz. Yeni bir başlangıç için hafiflemeye, geniş alanda hızlıca hareket edebilme gücüne ve aşama aşama partinin siyasi projesini gerekçelendirebilecek ve gerçekleştirebilecek bir siyasi akla/fikriyata ihtiyaç var.

Siyası aklın dayandığı felsefe ne olmalı?

Öncelikle ideolojik bir dayanağımız olmalı, milli özümüz olmalı. Milli köken, milli bilinç olmadan toprağa ayaklarımızı sağlam basamayız. Bu da Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği rotadır: cumhuriyet ve laiklik kurucu özdür; bunlardan hareketle bilime ve akla dayanan, özgür bireylerden kurulu çağdaş bir toplum ideali davamızdır. Bağımsızlık ve antiemperyalist öz de bu kuruluş felsefesinin bileşenidir.

İkinci olarak toplumsal bir projemiz olmalı, halkçılığa yepyeni bir ışık düşürecek ve toplumu tüm kesimleriyle kat edecek uygulanabilir çözümler hattı. Bu hattın ana bileşenleri de eğitim, sağlık, güvenlik (barış) ve iştir aştır. CHP’nin bu dört bileşen konusunda çalışmaları elbette var ama yeterince koordine edebilmiş ve topluma bütün olarak anlatabilmiş değiliz, kalıcı bir heyecan dalgası oluşturamadık. Bunlara ek olarak ne olursa olsun toplumun yaşayan gerçeği olarak cami cemaatini ve ihtiyaç duyulan maneviyat boyutunu da hem sahada hem tartışmalarımızda tekrar ve tekrar düşünmek zorundayız. Anadolu İslam’ı, Anadolu maneviyatı zengin ve önemli bir kavramdır, Anadolu Kültür yelpazesini iyi anlamalıyız. Büyük bir çokkültürlü cevherin üzerinde yaşıyoruz, saha çalışmalarımız o bakımdan gerçekten önemli. Laikliğin bir dinsizlik olarak gösterilmesine karşı ısrarla toplumsal maneviyatımızla CHP arasında gerçek ve samimi ilişkiler kuracak bir akla ve yüreğe ihtiyaç var. Akıl istikameti çizer ama bu topraklarda o yolu yürek yürütür, bunu aklımızdan çıkarmayalım. Çağdaş olmak Batı öykünmeciliği ya da kendi topraklarının gerçeğini küçümsemek, kendi toprağının değerlerine yabancılaşmak demek değildir. Böyle bir yabancılaşmayla, bu yaralı bilinçle yol alamayız. Öte yandan modernizmi ve çağdaşlığı küçümsemek ve ondan nefret etmek de çıkmaz bir yoldur; dünya gerçeklerine olduğu gibi pratik gündelik gerçeklere de terstir. O halde sahada sıkı bir şekilde çalışan, gözlemleyen, anlayan ve sonra bunları yeni siyasi aklı oluşturmada damıtan genç mekanizmalara ihtiyaç var. Sadece maneviyat bakımından değil, HalkEkmek’ten mevcut hastane ve eğitim yapısına, mevcut iç-dış politika yapısından güvenlik altyapısına kadar her şeyi çok iyi gözlemleyen ve daha iyisi üstüne çalışan enerjik bir kadromuz olmalı. Avrupa’da ve dünyada güç kaybetmiş sosyal demokrasiyi topluma yabancı bir kavram olmaktan çıkarıp yeniden inşa etmek istiyorsak bu minvallerde olmalı diye düşünüyorum. Gençler bu bakımdan hayati bir unsur, her yere girip çıkabilirler ve hiçbir önyargı ile, hiçbir geçmiş yükü ile karşılaşmadan samimiyetle temas noktaları kurabilirler. CHP açısından yeni bir ilişki ağı profili böylesine uzun dönemli ve önceden hesaplanmış hamlelerle ortaya çıkabilir. Bütün bu toplumsal projeyi yönetecek ve Türkiye’deki yoksulluk ve kötü yaşam koşullarını, gelir adaletsizliğini ortadan kaldıracak olan da neo-liberalizm karşıtı sosyal-ekonomik bir vizyondur. Bu vizyonun da belediyelerden başlayarak CHP örgütüne kadar uzanan uyumlu bir politikalar silsilesiyle desteklenmesi elzemdir. Örneğin uzun ve kararlı bir mücadele için İstanbul’daki belediyelerin sayısı ilk hedef olarak AKP ile kesinlikle eşitlenmelidir. Bundan aşağısı başarısızlık sayılmalıdır. Belediyeler düzlemindeki sosyallik, sermaye, mobilizasyon ve lojistik gücü iktidara giden yol için hayatidir.

(Bu ikinci başlık altında eğitim için ayrıca bir yer açmak şart. Bilimsel ve laik eğitim olmadan, en fakir insanını bile alıp ciddi bir eğitimle güzel yerlere getirebilen bir fırsat eşitliği ortamı olmadan yol alamayız. En büyük sorunumuz en büyük potansiyelimizi yani insan kaynağımızı değerlendirememek. İnsanımızı yetiştiremiyor, hayallerini gerçekleştirmelerine olanak tanımıyoruz. Fırsat eşitliği de yok fırsat ortamı da yok. Terörün bile en büyük panzehiridir. insanların hayallerini gerçekleştirebilmesi. Tüm bölgeler için konuşuyorum, gençlerimize sahip çıkamıyoruz, sistem çoğunlukla onları kıt kanaat geçinebilecekleri bir yaşama mahkum ediyor ya da tamamen dışlıyor. Bu şekilde toplumsal fay hatlarını onaramayız, bu ülkenin evlatları, gençleri bu bozuk ekonomik, toplumsal ve siyasi düzeni hak etmiyor. Kürt meselesi, Alevi meselesi de bu perspektifle orta-uzun vadede çözülebilir, kendi içimizde onurla ve sevinçle birbirimize sarılabiliriz. İnsanların en değerli hazineleri çocukken kurduğu hayallerdir, siz onların elinden hayallerini alırsanız onları kaybedersiniz. Hayalleri gerçeklere taşıyacak bir eğitim, kültür, bilim ortamımız yok. Siyasi kutuplaşmalardan bunları konuşamıyoruz ve bunun temel sorumlusu AKP’dir.)

Üçüncü olarak teknokültürel bir vizyonumuz olmalı. Dünya değişiyor, küreselleşme alabildiğine hızlı. PokemonGo fenomeni ortada, beş tane en büyük Türk şirketi bir PokemonGo etmiyor. Yeni dünyanın teknolojik gerçeğini ve etkisini iyi tanımalıyız. Hem CHP’yi hem Türkiye’yi ileri götürmede medya, iletişim, bilişim ve teknoloji (Ar-Ge) hayati bir konumda. Cumhuriyet bir kültürel devrim gerçekleştirmiştir ve bizler bugünün dünyasında, cumhuriyetin milli bilincine sahip olarak yepyeni bir dünya bilinci ile donanmak durumundayız. Bu dünya bilincini (zamanın ruhu) anlamadan ve onu milli bir bilinçle yoğurmadan değiştirici/oyun kurucu bir paradigma üretemeyiz. Bu alanlarda özel olarak çalışan birisi olarak yapacak çok iş olduğunu, işin çok başlarında olduğumuzu söylemeliyim. Teknokültürel boyut yeni siyasi aklın ana motoru ve enerjisi olacaktır.

Dördüncü ve daha uzun dönemli, bunları izleyecek olan boyut da doğadan ve tarımdan yana insan yaşamına düşman olmayan bir beslenme, üretme ve tüketme rejimi geliştirmek olacaktır. Su ve enerji politikaları da buna dahildir.Sonuç olarak Mevlana’nın sevdiğim örneğiyle bitirmek isterim. Pergelin iğnesi Cumhuriyet’te ve kuruluş felsefesinde olacak (milli bilinç) ama diğer ayağı tüm dünyayı dolaşacak ve Türkiye’nin çocuklarına en iyisini sunmak için araştıracak, uyarlayacak ve sonra da kendisi üretecek (dünya bilinci). Ben buna nihayetinde yerel evrensellik diyorum. Bugün Mustafa Kemal’in askeri olmak, Mustafa Kemal davasının yolcusu olmak yerel-evrensel olmak demektir. Anadolu kadimdir ve onu akılcı ve yürekli bir politikayla yeni bir uygarlığın başlangıç yeri yapmak hiç de imkansız değildir. Akılcı ve yürekli bir politikayla önce CHP’yi sonra da Türkiye’yi ayağa kaldırmak da bizlerin bu halka borcudur.

Sayın Çelebi sadece bir partinin yenileşme programını değil, aynı zamanda siyasetin bir Anayasasını sundunuz. Uzunca bir söyleşi oldu ama keyifli bir söyleşi oldu. Çok teşekkürler.
Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran
Odatv.com
image

Etiketler :
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA